Jouissance'ın Sınırı ve Psikotik Özne
- Egehan Celik
- May 31, 2025
- 6 min read
Bu yazımda, Bruce Fink’in “Psikanalitik Tekniğin Temelleri: Klinisyenler için Lacancı bir yaklaşım” kitabında, “psikozu tedavi etmek” bölümünde karşılaştığım kavram ve fikirleri, İtalyan Barok ressamı Domenico Fetti’nin 1619 tarihli “Mertek ve Çöp Meseli” / “The Parable of The Mote and The Beam” isimli tablosu üzerine olan izlenimlerimle birlikte açıkladım.

Bahsi geçen tablo, bilindiği üzere, İncil’in Matta 7. bölümünde geçen bir meseli/kıssayı betimlemektedir. Bu mesel, başka çeşitli ortaçağ ressamları tarafından da betimlenmiştir. Tabloya konu olan meselin ilgili kısmı şöyledir: “Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği farketmezsin?” ve şöyle devam eder, “Seni ikiyüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün (Luk.6:37-38,41-42)” Meselle ilk defa İncil’de karşılaştığınızda, henüz Matta 7. bölümün başlığı, “başkasını yargılamayın” öğretisiyle sizi karşılayacaktır. Ancak, ilgili meselden önce Fetti’nin tablosuyla karşılaşmam, bana, İncil’in işaret ettiği “öğretiden” farklı bir perspektif sunmuş oldu. Tabloda betimleneni, küçük a nesnesi’nin bir tür göstereni olarak, büyük Öteki’nin konumlanması bağlamında ele alacak olmam da bir tablonun farklı okumalara teşne olduğunun bir işareti değildir de nedir?
İncil’de olduğu gibi ana fikri baştan vereyim, aslında bu yazımda yapmayı denediğim şey, Fink’in eserine referansla, Lacancı terminolojideki küçük a nesnesini kavrama girişimi olarak büyük Ötekinin “var edilmesi” (being) ve onun bakışı meselesini incelemek olmuştur.
Tablodan ne duyuyorum?
Büyük tahta parçası (mertek) daha yaşlı görünen adamın gözünü kör etmekte, onun gözünü kör eden büyük tahta parçasından çıkmış bir kıymık parçası da (çöp) daha genç görünen adamın gözüne girmekte. Yaşlı adamın (ona bildiği varsanılan özne ya da bilen özne diyeceğim; bknz: le sujet supposé savoir, Lacancı terim) gözünü kör etmiş olan büyük tahta parçasından (büyük tahta parçasına da küçük a nesnesi diyeceğim; bknz: objet petit a, Lacancı terim) genç adam da nasibini almakta. Karşılıklı bir tartışma içindeler. Sahneyi kurmuşlar, oynuyorlar. Burada şöyle bir nüansa dikkatinizi çekeceğim, büyük tahta parçası (mertek) yaşlı adam için olduğu kadar, genç adam için de bir tür fantazm, ulaşılamayan nesne, yani, jouissance’ın sınırının imleyeni/göstereni halinde.
Tabloda yaşlı adamın ötekisini görmüyoruz, ancak, genç adama göre daha yüksekte konumlanmasından, görece, daha rahat, oturur pozisyonda olmasından; kafasının biraz üstünde meleklerle süslenmiş bir vazonun olmasından ve yalnızca yaşlı adamın hizasında gökyüzünde bulutların açılmış olmasından; onun ötekisinin, bir tür bilgi (episteme) olabileceği üzerinde duracağım. Öyle ki, yaşlı adam için bu bilgi bir tür büyük Öteki haline gelmiştir. Tablonun yapıldığı yıllar için ilahi bilgi ya da 19. YY sonrası için düşüneceksek, pozitif bilimin bilgisi düşünülebilir.
Fink, psikotik özne için açıklayıcı ilkenin daha çok denk gelmeyle karşılandığını ifade etmektedir —örneğin; tarikatlar, kültler ve new age akımlar düşünülebilir—. Nevrotikte ise bu boşluk arayıp bulmayla ilişkilidir. Fink, Lacan’ın sinthome kavramıyla ilgili olarak şöyle yazmıştır: “Her ne kadar klinisyenlerin amacı hiçbir şekilde bu öznelerin dünya görüşlerindeki belli bir deliği tıkamalarına yardım etmek olmasa da, çağdaş ‘bilimsel’ söylemin sağladığı anlamlandırıcı malzeme öznelerin dünyalarına verdikleri anlamların kumaşına dokunmuş ve belli bir istikrara, istikrarlı inanç sistemlerine yol açmıştır." (Fink, s. 294). Zamanın ruhu olarak benzer şekilde, dinlerin de, örneğin, Ortaçağ’da aynı vazifeyi görmüş olduğu söylenebilir.
Buraya kadar aktardıklarımdan yola çıkarak, psikotik ve nevrotik arasındaki farka odaklanacağım. Küçük a nesnesi ve büyük Öteki haline gelen bilgi, nevrotik özne için jouissance’ın sınırlanmasını da kapsamaktadır. Yani bilgi, aynı zamanda yasa haline gelmiştir. Fink’in “psikozu tedavi etmek” bölümünde işaret ettiği gibi, nevrotiklerde ilk bastırmanın gerçekleşmesi, bilinçdışının kurucu öğesi halindedir. İlk bastırma, öidipalizasyon, yani, kastrasyonun simgelenmesi; özne için gerçeği (reel) sınırlayarak imgesel düğüme semboliğin de düğümlenmesini sağlamaktadır. Bu yolla, jouissance’ın sınırlanması, bedenin söylemle yasalaşması işidir. Miller’ın işaret ettiği gibi, “kastrasyon simgeselleştirilmediğinde, istenen bunu gerçekte yapmaktır.” (Fink, s. 306). Psikotiğin jouissance’ını lokalize etmesi, bedene yönelik retorik bir söylemin eksikliğindendir —nevrotik öznenin hakikati yasayla ilişkili bir yerde konumlanmıştır, örneğin, hak kelimesinin Arapça’da taşa veya metala oyulmuş yasa, yani söylem olması—. Diğer bir deyişle, psikotik için ilk bastırma gerçekleşmediğinden büyük Öteki men edilmiş ve küçük a nesnesinin sembolikleşmesi girişimi gerçekleşemeyecek, idealizasyon süreci, benlik ideali inşası, benlik algısı ve beden algısı gerçek ve imajinerde kalacaktır. Buradan Lacan’ın 11. seminerde “kesinliğin öznesi” okumasını izleyebiliriz: Descartes, cogito’sundan şüpheye düştüğünde büyük Öteki’ni bulmaktadır. Şüphe semboliğe aittir, psikotik için gerçek ve imajinerde şüpheye yer yoktur. Kartezyen dualite'de dile gelen budur, 17. YY’da zihnin bedenden ayrı bir varlık olarak düşünülmesinin, insanlık tarihi için bir ayna evresi olduğu söylenebilir. Keza, Descartes’tan kısa bir süre sonra Darwin, daha empirik bir bakış açısından bedene bakarak söylem üretmeye başlayacaktır. Yani, Ortaçağ’da büyük Öteki haline gelmiş olan, daha rasyonal biçimde varlık bulmuş episteme (bilgi), biçim değiştirerek, empirik (deneysel) episteme tavrına bürünecektir. Dolayısıyla günümüze yaklaştıkça, fenomenoloji, egzistansiyel felsefe, yapı sökümü, dil felsefesi gibi düşüncelerin doğmuş olması tesadüfi değildir. Çünkü bu, akıl yolculuğu , bir politik problem ve nesneye bakan özne problemini gündeme getirmektedir. Bu türden bir problem Antik Yunan’da görünmüş de olsa, insanlık bunu bir zorlantı gibi yinelemiş olabilir mi diye düşünmemek elde değil.
Peki, psikotiğin jouissance’ını lokalize etmesi ne demek? Nevrotik jouissance’ıyla ne yapmakta? Bunu, Fink’in metninde karşılaştığım üç kavram çerçevesinde açacağım. Bu kavramlar anlam sabitliği, arzunun fiksasyonu ve self-mutilasyon'dur. Mutilasyon, zarar vermek, kesmek, sakatlamak gibi kelimelerle karşılanabilmektedir. Ancak psikotiğin kendine yönelik, yani, “gerçek”e (reel) yönelik, self-mutilasyonunu, daha iyi betimlediğini düşündüğüm başka bir kelime, bu kelimenin kökeninde karşımıza çıkmaktadır. “Disfigurement”. “Figürsüzleştirme” şeklinde karşılanabilen bu kelimenin bir tür tezahürünü, bazı ressamların tablolarında görmek mümkün. Öyle k, bu sanatçıların psikotik olduğu da düşünülmüştür. Örneğin, Francis Bacon’ın resimlerinde tam anlamıyla “dis-figure” insan bedenleri ve suretlerle karşılaşırız. Benzer şekilde Salvador Dali’nin tablolarında da eriyen, akan, sabit forma sahip olmayan; aynı anda insan bedeni ve başka nesnelere dönüşen imajlar karşımıza çıkmaktadır —imajlar diyorum çünkü, psikotik bir ressam için resmettikleri, ancak, sembolleşememiş gerçek ve imajinere ait “idea”lar ya da Freudiyen terimle “vorstellung”lar olabilir. Bu imajlar, resme bakan ve resme yönelik söylem üreten nevrotik için, ancak sembol niteliği taşıyabilmektedir. Lacan’ın dediği gibi her anlama bir yanlış anlamadır—.

Fink, psikotiklerle ilgili şuna işaret etmektedir, “simgesel kastrasyon” gerçekleşemediğinden, psikotiklerde, “gerçek kastrasyon” gerçekleştirme girişimleri gözlemlenebilir. Bu, fiziksel olarak bedenine zarar verme ve bazı vakalarda gerçekten penisin kesilmesi şeklinde bile vuku bulabilmektedir. Fink, psikotiğin böyle bir girişimini, jouissance’ını lokalize etmeye ve sınırlandırılmaya çalışması olarak ifade etmektedir. Psikotik bu yolla, “sorun çıkaran organlarını”, yani, jouissance’ı tarafından işgal edildiğini deneyimlediği beden parçalarını, kesmeye ya da çıkarmaya çalışmaktadır (Fink, s. 306). Jouissance’ın bir beden parçasını işgal etmesine benzer şekilde, Freud “libidobesetzung” kavramıyla, libidonun yatırılmasının (cathexis) nevrotik özne için nesnelere doğru yöneldiğini ortaya koymaktadır. Bu da bizi nevrotik ve psikotik özne arasındaki bir fark (difference) olarak anlam sabitliği ve arzunun fiksasyonu kavramlarına getirmektedir.
Anlamın sabitliği, özne için bir tür kim ve ne olduğuna dair bir sınırı (Fink, s. 305) ifade eder, söz gelimi, özne olmanın sınırıdır, kastrasyona; varlıktaki bir eksiğe/boşluğa gönderme yapar. Arzunun fiksasyonu ise, nevrotik özne için, jouissance’ın; artık —ilk bastırma sonrası, öidipalizasyonla birlikte Baba-nın-Adı men edilmediğinden— sınırsız, dizginlenmemiş, denetlenemez olmayan sınırını ifade etmektedir (Fink, s. 304). Fink’in Miller’dan yaptığı bir alıntıda işaret ettiği gibi, “psikozda eksiltme/çıkarma kılığında kastrasyona bir çağrı vardır ama bu simgesel düzlemde başarılamadığından hiç durmadan gerçek olanda tekrarlanır” (Fink, s. 306). Öyleyse, kastrasyona dair psikotik öznenin simgesel düzlemde başaramadığı bu “girişim” nevrotikte nasıl görüngülenmektedir?
Nevrotiğin simgeselselleştirme kapasitesi, arzunun fiksasyonuyla özne için kurulabilmektedir. Başta bahsettiğim tabloya tekrar bakacak olursak, küçük a nesnesi olarak düşündüğüm büyük tahta parçası, tablodaki yaşlı adam için baba metaforudur, yani tanrıdır, tanrının kelamıdır, bilgidir, fantazmdır. Bu ayrıma dikkat ederseniz, büyük tahta parçasını yaşlı adamın bakışı küçük a nesnesi olarak görmez, onun için bu, büyük Ötekidir. Yani, küçük a nesnesinin ikamesidir/gösterenidir. Arzusu bu tahta parçasıyla fikse olmuştur —öznenin arzusu, tahta parçasıyla birlikte fikse olmuştur, arzusu doğrudan bir gerçeklik olarak tahta parçasına fikse olsaydı eğer psikotik bir özneyle karşı karşıya olacaktık—. Benzer şekilde, genç adam, yaşlı adama bakar, kıymık bakışına girer, büyük tahta parçası onun bakışı içerisinde değildir. Genç adam yaşlı adama bakmaktadır, yani, büyük Ötekisine, baba metaforuna. Ve bu büyük Ötekinin (yaşlı adamın) küçük a nesnesinden gelen kıymık, yani fantazm, genç adam için küçük a nesnesi haline gelmiştir. Büyük tahta parçası onun bakışına girmez, büyük tahta parçasının parçası bakışına girer. Söz gelimi, Hegelci diyalektikte de olduğu gibi, özne, ötekinin arzusuna yönelmiştir. Bilinçdışı bir ötekidir. Nevrotik özne babasal metafor aracılığıyla anlam ve deneyim alanlarını birbirine bağlamaktadır. Öidipalizasyon’la oluşan ilksel baba metaforu yerleştiğinde—ilk kapiton/düğüm noktası tesis edildiğinde—, özne yeni anlamlar sabitleyebilir ve gerektiğinde yeniden anlam inşası yapabilir. Fink şöyle yazmıştır: “Psikozda hiçbir zaman ilk kapiton noktası tesis edilmemiştir: babasal metafor hiçbir zaman işe koşulmaz, bu da öidipalizasyonun gerçekleşmediği anlamına gelir ki deneyim ve anlam alanları arasında özellikle anlamlandırıcı başka hiçbir ilişkinin kurulamayacağını ifade eder. Psikotiklerle yürütülen analitik çalışmada onların tekrar tekrar aynı olaya geri dönüp her seferinde deneyimin farklı yönlerini ayrıntılı hale getiren yeni anlamlar verdiklerini görmeyiz. Spesifik anlamlardan biri tabii ki sanrısal metaforla sağlanabilir.“
Sözlerimi bitirirken, Fetti’nin tablosundaki sahneye dikkat çekeceğim, bu sahnede bir tartışma görmekteyiz, yani, bir tür diyalog. Bu iki adam birbirlerini parmaklarıyla işaret ederek, İncil’deki Matta meselinde yer aldığı gibi sanki birbirlerini yargılamaktalar. Bu durum her an dia logos’tan çıkıp fiziksel bir kavgaya da dönüşebilir. O nedenle, yazımı Freud’un Einstein’ın Neden Savaş sorusuna yönelik yazdığı mektubundan bir cümleyle sonlandıracağım: “(…) İzin verirseniz sizin, mektubunuzda değinmediğiniz ama beni ilgilendiren bir sorun üzerinde durmak istiyorum. Neden savaşa karşı böylesine ateş püskürüyorsunuz? Siz olun, ben olayım ya da başkaları olsun, neden savaşı yaşamın can sıkıcı pek çok olayından biri gibi kabullenmiyoruz? (…)" (Freud, s. 110).
Kaynaklar: Bruce Fink, Psikanalitik Tekniğin Temelleri: Klinisyenler için Lacancı Bir Yaklaşım, çev. Burcu Halaç, Axis Yay.;
Sigmund Freud, Bir Yanılsamanın Geleceği / Neden Savaş, çev. Kamuran Şipal, Say Yay.


