top of page

Grup Psikolojisi ve Özne(l)lik

  • Writer: Egehan Celik
    Egehan Celik
  • Feb 20
  • 13 min read

(17.02.2026'da İstanbul Freudcu Psikanaliz Derneği (FPD) Okul Söyleşileri'nde sunduğum metindir.)


Anahtar Kelimeler: Grup psikolojisi, özne, öznellik, birey, ego, identifikasyon, özdeşleşim, emosyonel bağ, bireyin özgürlük eksikliği


Grup Psikolojisi ve Benlik-Analizi, Almanca haliyle Massenpsychologie und Ich-Analyse; yani, kitlenin, çokluğun, çoğunluğun psikolojisi ve egonun analizi adı altında Freud’un, 1921 tarihli bir inceleme girişimi vardır. Başlık akla şu soruyu getirmektedir: Birden fazlalığı içeren bir organizasyonun psişesi, analiz edilemez bir yapı mıdır acaba? Daha ileri giderek şunu soralım: Böyle bir yapının psişesinden söz edilebilir mi? Yoksa, daha ziyade, bu yapı, yani grup; yalnızca, psişenin kendini açış biçimlerinden biri mi olabilir?


Heart, Book of Emblems, George Wither, 1635
Heart, Book of Emblems, George Wither, 1635

Söz gelimi, psiko-lojik, yani, logos türünden bir araştırma geleneği; özneldeki nesnel olanı araştırırken, psiko-analiz, yani, analusis türünden bir araştırma geleneği; nesnel ve öznel olanın yapısını çözümleyecektir.

Bilimsel metodun temel taşı olan bir kavram vardır: Deneysellik. Felsefedeki haliyle empirizm. Aydınlanma çağı empirik filozoflarına kulak verdiğinizde psikanalize benzer türden bir dert edinmeyi duyarsınız. Şunun peşindedirler; biz, bir zamanlar öznel olana nasıl olur da şimdi nesnel diyebilmekteyiz? Başka bir ifadeyle, nesnellikten şüphe duymamak için bizler ne yapmaktayız ve bunun sınırları nelerdir? Bu düşünürler için, bir tür con-sensus, yani, çoklu-algı’ya; anlaşmaya ihtiyaç olduğu açıktır. Bir deney yapacağım, bunu farklı bağlamlarda tekrarlayabileceğim, her bir birey aynı sonucu gözlemleyebilecek. Aralarında anlaşabilecekler, evet, denedik ve aynı sonucu aldık. Artık yaptığımız deneyi, birbirine benzer türden bir işaretle/sonuçla identifiye edebiliriz, özdeşleştirebiliriz. Bu, bir tür akıl olarak (Vernunft) “Conscience”in bir pozisyonudur. Yani, sağduyu olarak birlikte-bilme-halidir. Bu pozisyonun bir ötekiliği öncelemesine dikkat ediniz.

Freud, söz konusu metninde, bir sosyolog olan Gustave Le Bon’a sıklıkla göndermeler yapmaktadır. Bu iki düşünürün kitleler psikolojisini incelerken başlangıç noktalarında benzerlik vardır. Dönem, reformlar ve savaşlarla, ideolojilerin kitlesel ölçekte hareketlendiği bir dönem olduğundan, uluslar; ordu ve kilise gibi toplulukların grup psikolojisini teorize etmeye girişmişlerdir. Özellikle Le Bon’un, teorisini, Fransız Devrimi’nde yaşananlara yönelik eleştirel bir tutumda inşa ettiğini izleyebilmekteyiz. Öyle ki, kitle, Le Bon’a göre her an kandırılabilir, etkilenebilir türden bir yapı ve söz konusu metni; bu yapıyı serimleme girişimi olarak kaleme alınmış bir metindir. Söz gelimi, kitlenin akıl yürütme biçimi için, akıl (Raison) ve kitlenin imgelemi olarak ele aldığı iki kavram arasındaki ayrımdan söz etmektedir. Bu ayrıma işaret eden bir pasajda şöyle yazmıştır: “(…) Muhakeme yeteneği’nden yoksun kimselerde olduğu gibi, kitlenin de figüratif imgelemi son derece güçlü, aktif ve yoğun bir biçimde etkilenmeye yatkındır. Bir karakter, bir olay yahut bir kaza neticesinde kitlenin zihninde canlanan imgeler, neredeyse gerçek şeylerin canlılığına sahiptir. Kitle, aklını bir süreliğine askıya alarak uyuyan insanla az çok aynı durumdadır; (…) (1, p. 67)”.  Le Bon için kitle, etkilenmeye oldukça açık, hakikati yalandan ayırt etme kapasitesine, kendi başına fikir belirlenimi yapabilme yetisine sahip olmayan; aklı yeterince gelişmemiş bir yapıdır. Bir yandan, 17. YY filozoflarının düşüncelerini yüceltirken, diğer yandan, kitlelerin psikolojisi için; bu yoğun imgelemlerden oluşan düşüncelerin, neredeyse bir hiç olduğunu ifade etmektedir. Şöyle yazmıştır: “(…) fikir söz konusu olduğunda kitleler bilginlerin ve filozofların her zaman birkaç kuşak gerisinden gelir (1, p. 65)”. Dolayısıyla, bir düşüncenin, kitleler nezdinde bir harekete dönüşebilmesi için özelliklerinin çoğundan yoksun bırakıldığını ifade etmektedir. Bu düşüncesi bağlamında orta çağın Hıristiyan fikirlerini, 18. YY’ın demokratik fikirlerini, 19. YY’ın toplumsal fikirlerini örnek göstermiştir.

Ancak, psikanaliz ve Freud’un Grup Psikolojisi metni bağlamında bu noktada soracağımız soru şu olacaktır: Kitlenin imgelemi, Freud’un bilinçdışı adını verdiği Şey (das Ding) midir? Bir tür ortalama tezahür gibi kitleyi oluşturan bilinçdışlarının ortalamasının alınmasıyla mı, yoksa daha ziyade, grup içindeki öznelerin bilinçdışlarını bir ideal etrafında forme etmesiyle mi meydana gelmektedir? Başka bir ifadeyle, kitlenin imgelemine bilinçdışı değil de ego adını mı vereceğiz? 


İşte, özneler-arasılıkla (inter-subjectivity) karşı karşıyayız. Böyle bir yapının kollektif olarak cereyan ettiğini ileri sürmek bizi, zorunlu bir biçimde, super-ego —diğer adıyla, benlik-ideali— kavramına götürecektir. Başka bir yere değil. Le Bon şöyle yazmıştır: “(…) Kitlenin ruhunda daima hüküm süren şey, özgürlük değil kölelik ihtiyacıdır. Kitleler itaat etmeye öyle susamışlardır ki, kendisini onların efendisi ilan eden şu veya bu kimseye içgüdüsel olarak boyun eğeceklerdir (1, p. 121).” Kitlenin psikolojisini özgürlük ve köleliğe duyulan ihtiyaç diyalektiğinde açımlayan Le Bon’un bu vurgusu, ilksel (primordial) bir yapılanma olarak fallusun anlamı okumasını akla getirmektedir. Öyle ki, kitlenin akıl yürütme biçimi ve imgelemini lidere göre konumlayan bir teorizasyon; kurucu yasa, baba-nın-adı (nom-du-père), ödipalizasyon, kardeşlerin birleşerek babayı öldürmesi gibi mitsel okumalara içsel bir paralellikte okunabilirdir. Keza, devrimlerin yaygın olduğu bir zamanın ruhunda kaleme alınan bu metinde, bu düşünceyle karşılaşmak tesadüfi olmayacaktır. Söz gelimi, Le Bon’a göre kitlede, bilinçli olmadan işleyen bir itki var ve bunu aklın alanına geçirmek mümkün olsaydı eğer, uygarlıktan ve kültürden söz edilemezdi. Dahası, Le Bon,  böyle bir durumda bir insanlık tarihinden dahi söz edilemeyeceğini ifade etmektedir. 

Bu önerme Freud’un “Id’in olduğu yerde Benlik olmalıdır; bu bir kültür işidir” önermesine paralel düşünülebilirdir. Öyleyse, Freud’un ego olarak ifade ettiği Şey’den ne anlayacağız? Bu bir tür öznelik durumunu mu ifade etmektedir? Yoksa psişenin belirli bağlamlarda görüngülenen bir tür formunu mu? Diğer bir deyişle, benlik, öznelikten ziyade psişenin nesne formlarına mı gönderme yapmaktadır?

Peki, ego adını verdiğimiz yapı özne kavramına eş değer değilse, felsefede ve özellikle, Freud sonrası psikanalitik metinlerde karşılaştığımız özne kavramı neye işaret etmektedir? Hemen cevaplayalım: Özne, kültürlendiği haliyle dürtüsüyle ne yapacağını bilemeyen Şey’dir; bir bakıma şekilsiz bir yapıdır. Ancak, bu şekilde veya şu şekilde, beden (plane) üretmektedir. Bu üretimin adı, inceleme işini gerçekleştirdiğimiz bağlama göre semptom da olabilmektedir. Bir diğer ifadeyle, özne olmak, ego kapasitesini kapsayacak şekilde, kültürü ve dürtüyü sırtına yüklenen Sisyphos olmaktır.

Özne kavramına bir bakış atmışken, birey kavramına da bakış atmakta fayda var diye düşünmekteyim. Zira, grubu bireyler oluşturacaktır. Yani, individualis’ler, literal çevirisiyle, bölünemeyen-ikilik. Öyleyse, birey özne midir?


Le Bon, birey hakkında şöyle yazmıştır: “(…) Tek başına birey de, kitle içerisindeki bir kimseyle aynı tahrik kaynaklarına maruz kalabilir; ama beyni buna boyun eğmenin uygunsuzluğunu ona gösterecek, o da boyun eğmeyecektir. Tek başına birey, tepkilerini bastırma istidadına sahipken, kitlenin böyle bir becerisi yoktur demekle, bu hakikati fizyolojik olarak dile getirmiş oluruz (1, p. 38).” Dikkat ediniz, akıl yürütme becerisini (Raison) kitleye değil, tek başınalıktaki bireye atfetti. Dahası, bastırmayı bir beceri, hatta tabiri caizse, bir tür erdem olarak kitleden ayrışmış bireyin sahip olabileceğini ileri sürdü. Üstelik, bireyin, kitleye yönelik olan bu farkının, fizyolojik bir hakikat olduğunu da ileri sürdü. Zannımca, Le Bon’un bahsettiği bu fark, Freud’un bilinçdışı metapsikolojisiyle paralel okunabilirdir. Diğer bir taraftan, birey dolayısıyla, akla yüksek seviyede bir anlam; değer ve kapasite atfı da vardır. Buradaki alıntıda bastırma kabiliyetinin, bireyin akılcı bir yetisiymiş gibi kullanılmış olması ilginçtir. Freud’dan bildiğimiz üzere bastırma (verdrängung), bilinçdışının kurucu öğesi olarak, psişeyi diyalektize eden bir süreçtir. Söz gelimi, Freud sonrası Ego Psikoloji kuramcılarında, Le Bon’un bu duruşuna benzer nitelikte bir tür ego güçlendirme, egonun yetilerini yeniden öğretme/kazandırma türünden bir girişime rastlamaktayız. Ancak Lacan’ın da seminerlerinde yapmış olduğu gibi karşılaştırmalı bir Freud okuması —ve klinik deneyim—, bilinçdışının dinamiklerine atfedilen kavramların, özellikle, id-ego-superego üçlüsünün; aydınlanma filozoflarının —bu örnekte Le Bon’un— akıl olarak bahsedilenden farklı bir yapı olduğunu göstermiştir. Söz gelimi, Hegel’deki akıl kavramını (vernunft) ve Spinoza’daki monist connatus ilkesini bir parantez içine almak gerekir. Akıl kavramına yapılmış bu türden okumalar, oldukça zengin okumalara teşnedir.

Le Bon, birey ve kitle arasındaki ayrıma şöyle işaret etmektedir: “(…) [Kitle] Tıpkı vahşi gibi, arzusu ve bu arzunun hayata geçirilmesi söz konusu olduğunda, araya başka şeylerin girebileceğini kabullenmez. (…) Kitle içerisinde yer alan bir birey için imkansızlık kavramı silinip gitmiştir. Birey, tek başına bir sarayı ateşe veremeyeceğinin, bir mağazayı yağmalayamayacağının gayet farkındadır; böyle bir istek duysa bile direnç gösterecektir.” (1, p. 39-40). Başka bir ifadeyle, birey, kitle halindeyken semboliğin alanını terk ederek reel düzende imajiner faaliyet göstermektedir. Bireyde halihazırda var olduğu kabul edilen agresyona yönelik direnç, kitlede kolaylıkla ortadan kalkmaktadır. Le Bon, ırk düşüncesi için duyguların filizlendiği toprak demiştir. Ancak, tüm bu grup haline atfedilen özelliklerle, aynı zamanda klinik bir formülasyon olan özneliğin yapılarında (nevrotik, sapkın, psikotik) ve aktarım fenomeninde imajiner bir biçimde karşılaşmıyor muyuz?

Bildiğiniz gibi insan varoluşuna birey, bireysellik gibi bir hal kazandıranın, endüstri devrimi ve kapitalizm gibi ekonomi-politik bir tür küresel değişim olduğunu ileri süren argümanlar vardır. Diğer bir ifadeyle, 17-18. Y.Y.’a kadar bireyden bahsedilemeyeceği ifade edilebilmektedir. Ancak, bir antik insan ya da orta çağ insanı tek başınalık, yalnızlık, mahremiyet gibi hallerde bulunmuyor muydu? Bir noktada, örneğin, boşaltımın tek başına gerçekleştirilmesi, cinselliğin başkalarından gizli yaşanmaya başlanması gibi mahremiyeti icat eden davranışlar başlamamış mıydı. Öyle ki, gruptan ayrılarak bireyin meydana gelmesi, ötekine karşı koyulan sınır, gizlenme, saklama ve mahremleştirmeyle birlikte; tahmin edilenden çok daha ilksel bir biçimde gerçekleşmiş olabilir mi?

Freud, bu hususta Grup Psikolojisi metninde şöyle yazmıştır: “(...) O zaman, belki de, arzusunun (longing) talebi doğrultusunda (exigency), bazı bireyler, kendilerini gruptan kurtarmaya ve babanın rolünü üstlenmeye yönelmiş olabilir. Bunu yapan kişi ilk epik şairdi; ve ilerleme onun hayal gücünde (imagination) gerçekleştirildi. Bu şair, arzusu (longing) doğrultusunda, hakikati (truth) yalanlarla gizledi. Kahramanlık mitini icat etti. (...) Öyleyse, mit; bireyin, grup psikolojisinden meydana gelmesini mümkün kılan adımdır. (…)” (2, p. 136).

İşte bu husus, bizi hipnozda karşılaştığımız telkin (suggestion) sorunsalına getirmektedir. Le Bon’un işaret ettiği gibi, kitlelerde, hipnoz altındaki özneye benzer şekilde telkine yatkınlık gözlenmektedir. Şöyle yazmıştır: “(…) kendi başına bireyde olduğu gibi, telkin edilen eylem ile bu eylemin hayata geçirilmesini önleyecek sebepler toplamı arasındaki mevcut ilişkinin belirleyiciliği kalmamıştır artık. (…) Telkin altındaki tüm varlıklarda olduğu gibi, beyni işgal eden ‘fikir’ eyleme dönüşmeye meylediyordur.” (1, p. 41).

Birazdan takip edeceğimiz gibi, düşüncemizin bu noktasında, gruptan öznelliğe, öznellikten aktarıma; aktarımdan duygusal bağ (emotional tie) ve identifikasyona (özdeşleşim) doğru bir yolak belirmeye başlamıştır.

Bireyde kitle, içselleştirilmiş bir biçimde bulunmaktadır. Çünkü Le Bon’un eleştirel bir biçimde işaret ettiği gibi, kitlede hemen her fikir eyleme dönüşmeye hazırmış gibi görünse de, eylemler; grup içerisinde oluşmuş yasaya göre cereyan edecektir. Kitle, bireyde olduğu gibi bir yasayı öncelemekte ve bu yapı (structure) etrafında kendini kurmaktadır. Kitlelerin yapıp ettiklerinde olup biten ne denli vahşi, ilkel, barbarca ve acımasız görünse de, Le Bon’un düşüncesinin aksine; grubun eyleme yetisi, yine kendi içinde bir yasaya uygunluğu barındırmaktadır. Kitle, psikotik öznede olduğu gibi baba-nın-adı’ndan men edilmemiştir (verwerfung). Bireyin öznelliğinde ya da nevrozunda görüngülenmesine benzer şekilde, kitlede de olumsuzlamanın (negation) bir biçimi görüngülenmektedir. Bu görünüşün, sözüm ona vahşiliği, bir ucu gerçeğe (reel) düğümlenmiş olan imajiner yaşantıdır. Bu nedenle Freud, ilkellerdeki totemden, gruptaki —söz konusu metninde ordu ve kilise— liderin signifikasyonundan bahsetmekte, grup için tabulaştırılmış; yasak haline gelmiş sembollerden bahsetmektedir. Öznellik, bir tür üretimin, izlenimin; duyusal algılar dolayısıyla ruhsallığın, diğer bir ifadeyle, söz (parole) dolayımıyla anlamın mantığının, yani, yapısal olanın sonucuysa; Lacan’ın bu yapısallığı bir doktrin olarak değil yalnızca bir araç olarak kullanması tesadüf değildir. Özneyi, yapının kırılıp döküldüğü bir noktaya yerleştirmek (lalangue), psikanalizin hareket noktası olacaktır.

Le Bon, Kitleler Psikoloji’nde şöyle yazmıştır: “Kitle, öznel olanı nesnel olandan ayırma hususunda tümüyle kabiliyetsizdir.” Kitlede, öznel imajlar meydana gelmiş, hatta, bu grup artık kendi tahayyülünü nesnel olandan ayırt edemez hale gelmiştir. Öyleyse, psikanalizin seans odalarındaki özne için nesnellik değil, artık-nesnellik vardır. Özne(l)lik, gruptan arda kalan nesnelliği dönüştürme işidir. Kimlik ve liderle sabitlenemez. Özne için kimlik ve lider, yalnızca artık-nesnelliğin ikameleridirler.


Öyleyse, Freud’un söz konusu metninde, grup psikolojisinden yola çıkarak psikanalitik metapsikolojiyi nasıl kurduğuna bir göz atalım. Freud, söz konusu metninde, ego yani benlik adını verdiği bu görüngüden, bir estetikler organizasyonu olarak bahsetmektedir (aeshetikos, duyu-algılarıyla ilgili olan). Dahası, benliğin kader biçimini almış bir kompulsiyonla ilişkili olduğunu ifade etmektedir. Söz gelimi, Freud’un ego adını verdiği, bilinçdışını oluşturan parçalardan biri olan bu görüngü, yalnızca bireye, başka bir ifadeyle, tekil kişilere ait bir biçimde görüngülenmemektedir. Bu nedenle egodan bir organizma olarak bahsetmektedir. Dolayısıyla, bu biçim yani ego, kökensel bir biçim olamaz. Freud buna özellikle vurgu yapmaktadır. Öznelerin organizasyonu olan grupta, bir psikolojiden söz edilecekse eğer bu, grup aklı, sürü içgüdüsü, yani, sosyal bir içgüdüyü görüngülenir kılacaktır. Grup egosu olarak da düşünülebilecek bu biçimi betimlemek adına Freud şöyle yazmıştır: “(…) daha fazla indirgenemeyen özel bir tür içgüdünün dışa vurumu”. —Burada S.E., James Strachey çevirisinde “instinct” olarak karşılanmış kelimeyi içgüdü olarak aktarmaktayım, zira, ego organizasyonundan söz ediyorsak bu kompulsiyon, hali hazırda nesne temsileriyle bezenmiş olduğundan, bu temsillenmiş dürtüye içgüdü demeyi tercih etmekteyim.— Bu bağlamda Freud, grup psikolojisi düşüncesini aile romansı düşüncesiyle ilişkilendirdiği şu cümleleri kaleme almıştır: “(…) Sosyal içgüdü, ilksel (primitive) olmayabileceği gibi, içi açılarak incelemeye (diseksiyon) elverişli de olmayabilir. Dolayısıyla, gelişiminin başlangıcını, daha dar bir çember olan ailede keşfetmek mümkün olabilir. (kitle, sürü ve gruba kıyasla).” (2, p. 70). Şuna dikkat etmek gerekir ki, Freud’un peşinde olduğu, dürtünün ve temsilinin nereye kadar incelenebileceğidir, diğer bir ifadeyle, dürtünün kökenine dair bir araştırma içindedir. Aile romansı, bu yolda kavramsallaştırdığı bir görünüştür. Düşüncesinin ve pratiğinin üzerine inşa edildiği yer değildir. Bunu şöyle de ifade etmek mümkün: Freud’un aktardığı haliyle psikanaliz, nesne ilişkileriyle değil, nesne temsilleriyle ilgilenmektedir. Yani, nesnenin zihne sunuluşuyla (vorstellung). Buradaki mesele, öznel deneyim veyahut öznellik değil, özneliktir.  Freud, dürtünün kökenine dair bir incelemeye, bireyin, benliğin ya da grubun elverişli olmadığını açıkça ifade etmiştir.

Pek tabii, grup psikolojisinin, aile romansının, başka bir ifadeyle toplumsal olanın  psikanalizin sınır noktalarından biri olduğunu ifade etmek de mümkündür. Söz gelimi, bu sınır noktanın Freud sonrası teorisyenlerde ve akademide dogmalaştırılmış olması gayet anlaşılırdır (örn., Jung’da kollektif bilinçdışı, Klein’da pre-ödipalite ve annenin kavramsallaştırılma biçimi, Bion’da pre-conception anlayışı; evrimsel psikolojide seksüel seçilim vb. teoriler, bknz. D. M. Buss).

Ancak, Freud bu sınır noktasına bir soru sormaktadır. Sosyal içgüdü incelenebilir midir? Bu türden bir incelemeyi, bireyde değil, bilinçdışı bağlamında sürdürebilmiştir. Haz İlkesinin Ötesinde, Ego ve İd, Metapsikoloji gibi metinlerde bilinçdışı fenomenine dair ne türden bir nedensellik işlemekteydi? Görünen o ki, Freud için bu nedensellik anatomik, estetik çeperlere değin izlenebilmekteydi. Yani, dürtünün nesnesizliğine kadar.

Freud, Grup Psikolojisi’nin henüz giriş cümlelerinde bir tereddütünü dile getirmiştir. Bu öyle bir tereddüttür ki, bugün bizlere psikotik özneyi çalışabilmek için de kapı aralamıştır. Şöyle sormuştur: Kalabalıkları bir arada tutan, bir araya getiren içgüdü, bilinçdışı dürtüye kadar izlenebilir mi? Söz gelimi, birbirlerine yabancı insanları bir arada tutan “Şey”le bir aileyi bir arada tutan “Şey”, aynı başlangıç noktasından mı cereyan etmektedir. İşte grup psikolojisini, ego gibi kaderlendirilmiş bir kavramla ele almasının nedeni konuya böyle bir soruyla giriş yapmasında gizlidir.

Öyleyse biz de soralım: Sosyal içgüdü (grup aklı), öznellikten ayrı bir yapı olarak düşünülebilir mi?

Birden fazla insandan oluşan topluluk, psikanalizin bilinçdışından farklı bir yapı mı meydana getirmektedir? Grubun, Freud’un ego adını verdiği görüngüden başka bir şey olmadığını yukarıda açıklamıştım. Bunu özellikle Hegel’in Freud’dan bir şekilde, başka bir biçimde bahsettiği vernunft, espirit, volksgeist gibi kavramlarında izleyebilmekteyiz. İlgi çekici olan ise Hegel’in halkların ruhunda genel olanı anlama çabasında önemsiz tikelliklerle uğraşmayın uyarısında bulunmasıdır. Freud tikel olanı önemsiz atfetmediği gibi el artırarak bilinçdışı ve ego arasında bir ayrıma gitmiştir. Şöyle yazmıştır: “Grup içindeyken bireyin nasıl anladığının, düşündüğünün, hissettiğinin ve eylediğinin (acting out) oldukça farklılaştığını görüyoruz.” (2, p. 72). Bundan, “grubun bireyi mental değişime zorlaması” olarak bahsetmektedir.


Bu noktada grubu oluşturan bireyleri bir arada tutan, adeta onları bağlayan (bond) bir etkiden söz edilmektedir. Le Bon gibi daha sosyolojik düsturda olan yazarlar, bu türden bir etkiden bahsetmiş, bu etkiyi söz konusu grubun bir tür karakteristik özelliği olarak anmış, ancak, bağ olarak anılan bu etkinin nedenselliği ve nasıl meydana geldiği üzerine bir araştırmadan çok, bireyin grup içerisindeki değişimiyle ilgilenmişlerdir. Bu, şunu göstermektedir, Freud’un Grup Psikolojisi metninde bir başlangıç noktası olarak atıfta bulunduğu Le Bon gibi yazarlar, bastırılmış bilinçdışını bir varlık hali olarak ele almamışlardır. Grup içerisindeki bireyi, bir tür özgür iradeden yoksun otomat olarak resmetmişlerdir.

Psikanalitik literatürde ego ve bilinçdışının iki ayrı kavramla teorize edilmesinin şöyle bir faydası vardır: Grup aklı (group mind) olarak görüngülenen sosyal içgüdüde, egoyu, içe doğru işleyen bilinçdışının, dışa doğru tezahürü olarak inceleyebilmekteyiz. Dolayısıyla, bu fenomeni iki ayrı modelle düşünmek, çalışmamız için açıklayıcı olmaktadır. İçe doğru işlemek, bir ideanın (vorstellung, şey sunumu) bastırılmış olması değil; libido yatırımının (cathexes) bağlandığı (bound) nesnesinin, narsisistik veya objectal (nesnel) seviyede olmasıyla ilgili bir durumdur. Söz gelimi, ego (suret) devredeyken de bilinçdışı işlemektedir. Grup aklı, bilinçdışının, rüya-düşüncelerinde olduğu gibi bir tür tezahürü (manifestation) olarak belirmektedir.

Bir nesne üzerindeki ortak ilgi —ve bu nesne bağlamında bireylerin birbirleri üzerindeki karşılıklı etkisi— kalabalığın gruba dönüşmesini (refoulement) sağlamaktadır. Freud, ötekilerin yaptığının aynısını yapmak ve gruptaki çoğunlukla uyum içinde kalmak gibi davranışları, kompulsiyonun (ego baskısı/zorlaması) doğasına dair olarak yorumlamaktadır (2, p. 84). Bir diğer ifadeyle, grup aklı (sosyal içgüdü), kalabalığın ego üretimiyle meydana gelmektedir. Obsesyonun bir düşünce, kompulsiyonun bir eylem (acting out) olarak belirmesi gibi, bu fenomen, bireyde; kültürle içselleşmiş yasadan kalabalığın dışsal dürtü görüngüleri arasında gidip gelmektedir. Freud bu durum için şöyle yazmıştır: “insan toplumunu, otoritenin taşıyıcısı olarak yeniden konumlar.” (2, p. 85). Söz gelimi, grubun egosu, toplumsallıkla birlikte otoritenin taşıyıcısı haline gelmektedir. Sosyal organizasyon bağlamında, kalabalığın dürtü tezahürü; ego, ego ideali ve baba-nın-adı’na evrilmektedir.

Peki, nasıl oluyor da kalabalıktaki bireyler bu türden kurucu ortak bir nesneye yönelebilmektedirler?

Freud, bu durumu, grup aklındaki libido bağlamında teorize etmektedir. Trotter’a atıfla, biyolojide gözlemlenen çoklu hücresel yapıya doğru olan eğilime işaret etmiştir. Bu bağlamda, bireyde ilksel ve temel olarak bulunan özgürlük eksikliğinin, bireyi, bu problemini çözmesi adına; grup oluşumuna ittiğini ifade etmektedir. Söz gelimi, panik, korku ve kaygıyı, bu söz konusu temel özgürlük eksikliğinin çeşitli görünüşleri olarak atfetmektedir. Lacan’nın terminolojisiyle ifade edecek olursak, birey, grup oluşumuna dahil olarak, reeldeki yoksunluk (privasyon); imajiner ve sembolik düzendeki hüsran (frustrasyon) ve kastrasyondan kaynaklanan, korkudan özgürleşebilmek adına, eyleme yetisindeki bir özgürlük halinden feragat etmektedir. Bu, bir tür özgürlük takası gibi de düşünülebilirdir.

Buradan yola çıkarak Freud’un libidoyu, bir tür ruhsal akışkanlar dinamiği gibi, enerji ve yatırım kavramlarıyla teorize etmesini ele alabilmekteyiz. Akışkanlar dinamiği olarak bireydeki özgürlük hissinin, bağlanmamış (bound) enerji olarak muhafaza edilememesi, panik oluşturması nedeniyle grup egosuna (grup aklına), duygusal bağ olarak yatırılmaktadır (kathexis; retention). Bireydeki özgürlük eksikliği, grup aklının ve dolayısıyla, egonun kurucu öğesi durumundadır. Söz gelimi, psişik enerjinin bağlandığı sembole (nesne, idea, lider) yönelik oluşacak bir tehdit, yani, bu sembolle olan duygusal bağın zedelenmesi, libidonun bağlanacağı yer eksikliğine yol açarak, öznenin nevrotik eğilimlerini görüngülenir kılacaktır. Buna, gösteren karşısındaki nevrotik hüsran (frustration) da diyebilmekteyiz.

Freud şöyle yazmıştır: “(…) Ancak, grup meydana geldiğinde [eksiklikte gerçekleşen değişime] tüm bu tahammül edememe hali, grup içerisindeyken geçici ya da kalıcı olarak yok olmaktadır.” (2, p. 102). Bu durumu, bireyin narsisizmindeki bir sınır olarak ifade etmektedir. Öyle ki, yukarıda ayrıntılandırdığım özgürlüğe bir eksiklik olarak tahammülsüzlük, yalnızca tek bir unsur tarafından yürürlükten kaldırılabilmektedir. Freud der ki, bu unsur, bir ötekiyle olan libidinal bağdır. Böylelikle, identifikasyon fenomenine gelmiş bulunmaktayız.


Freud, identifikasyonu, grup psikolojisi bağlamında incelediğimiz duygusal bağın bir dışavurumu olarak tanımlamaktadır. Bu fenomeni, Oedipus kompleksinde gerçekleşen ilksel identifikasyon ve nesne seçimi bağlamında ele almaktadır. Babayla identifiye olmak ve babanın nesne-seçimi olmak arasına bir ayrım koyarak cinsellenmenin de buradan cereyan ettiğini teorize etmektedir. Bir diğer ifadeyle, özne, ödipalizasyondan geçerek, ilksel identifikasyon dolayımında, ilksel nesne seçimini gerçekleştirmektedir.

Bu noktada Freud düşüncesinde, bir tür baba etrafında konumlanma diyalektiğine şahit olmaktayız. Oedipus kompleksi ve tersine çevrilmiş Oedipus kompleksi olarak da adlandırdığı bu görüngü için, Grup Psikolojisi metninde şöyle yazmıştır: “(…) Sonuç olarak, mental yaşamın birleşmeye doğru olan karşı konulamaz ilerleyişinde bir araya gelmektedirler, ve normal Oedipus kompleksi, bu birlikte akma (confluence) halinde kökenini bulmaktadır.” (2, p. 106).

İdentifikasyon, özneye bir model sağladıktan sonra, bu identifikasyon, öznenin egosunu şekillendirmeye başlayacaktır. İşte bu noktada egoya yönelik nesne formasyonu gerçekleşecektir. İdentifikasyonun bir tür dışa vurumu olan duygusal bağ, yalnızca egonun nesnelerine doğru akmaktadır. Buna seksüel nesne-seçimi adını vermişti. Freud, özneye bağlanan türden bir bağ-akımını, bir başka ifadeyle, identifikasyon türünden bir fenomeni; ego nesnelerinin şekillenmeye başlamasından önce, yani, seksüel nesne-seçiminin varlıklanmasından önce gerçekleştiğini ifade etmektedir. Şöyle yazmıştır: “Özneye bağlanmış bir bağ türü (identifikasyon), herhangi bir seksüel nesne-seçimi yapılmasından çok önce mümkündür.”(2).

Dolayısıyla, doğası nesnesiz olan dürtünün bir özneye bağlanmasına identifikasyon adını verdiğini söyleyebiliriz. Dahası Freud bunu, Oedipus kompleksinde nesne-seçiminin gerçekleşebilmesi için bir ön koşul olarak görmektedir.

Subjektivite, yani, öznelik nedir öyleyse? Bir öteki özneyle identifiye olmuşluk hali midir? Özne, bilinçdışının kendisi midir?


Bilinçdışının kendini açması, görüngülenebilmesi için nesnelere konuşlanacak (cathexis) ego görünüşlerine ihtiyacı vardır. Bu yatırımın bilinçdışı tarafından gerçekleşmesi ve geri çekilmesi, bastırma olarak bildiğimiz işin sonucunda meydana gelmektedir. Bu bir zihin işidir. Üzerindeki sır perdesi aralanarak kayıp nesnenin bulunacağı bir düzen değildir. Gruba giriş, hali hazırda özneyle identifiye olmuş bireyin, nesneleriyle duygusal bağ kurması işidir. Aktarım, aşk, hipnoz, telkin ve grup gibi fenomenlerde bunu gözlemlemekteyiz.

Söz gelimi, bu yapıyı yani, bilinçdışını bir tür akıl olarak sahnelenen bilinç gibi görmek, her türden tezahürün, fallusa, kültür-tarihe, kurumlaşmış ilişki ağlarına yönelik olduğunu ön-koşullaştırmaktadır. Bu doğrudur, ancak, bilinçdışı fiziksel duyuları, ego olarak, bu biçimde örgütlemektedir. Görüngülenenin arkasında dürtü dinamizmi devam etmektedir. Sosyal içgüdünün kökenine yönelik bir merak bu nedenle değerlidir.

Bilinçdışı için grup ve özne birbirinden ayrı düşünülemez. Benzer şekilde ego da bilinçdışından ayrı düşünülemez. Freud metninde Darwin’e de atıfla, sürü içgüdüsünün, birey psikolojisinden önce var olduğunu tartışmaktadır. Evrim teorisinin ya da bahsi geçen sosyal kuramcıların ileri sürdüklerinden Freud’un çekip çıkardığı, ilkel sürü içerisinde özgür iradeye sahip görünen tek birey olan sürü lideri, diğer bir adıyla ilkel babadır.

Grubun benliğini (grup egosu) bu lider oluşturmaktadır. Grup üyeleri birbirleri üzerinden bu benliğe bağlanmaktadırlar. Bastırma fonksiyonu, grup benliğine referansla grup üyelerinin benliklerini var-kılacaktır. İdeal formasyonu, bastırmayı benlik için koşullandırmaktadır. İşte bu nedenle psikanaliz, özne yapılarını (nevroz, psikoz, sapkın) ödipalizasyona göre konumlayarak teorize etmektedir. 

Freud der ki, deifikasyondan (insanın tanrılaştırılması ya da tanrı fikrinden) önce ilkel sürünün babası ölümsüz değildi. Öldüğünde yeri muhtemelen bir oğul tarafından alınacaktı. Bu oğul diğerleri gibi grubun bir üyesiydi. Burada grup psikolojisini, birey psikolojisine çevirme olasılığı söz konusudur. Bu dönüşümün nasıl kolaylıkla gerçekleştiği altındaki şart (condition) keşfedilmelidir. Aynı arıların, gerektiğinde, bir larvayı işçi yerine kraliçeye çevirmesi gibi (2).


Kaynaklar:

(1): Kitleler Psikolojisi, Gustave Le Bon, Say Yay.;

(2): Group Psychology and Ego-Analysis, Freud, S.E. Vol. XVIII, p. 65-144



 
 
bottom of page